Ortadoğu rejimleri ve büyük güçlerin katılımıyla imzalanan Şarm el-Şeyh barış anlaşmasından dokuz ay sonra, Gazze harabe halinde, Filistinliler bir kez daha kıtlıkla karşı karşıya ve İsrail, Gazze Şeridi’nin büyük bölümünde askeri kontrolü genişletti.
Anlaşma, İsrail'in Filistinlilere karşı imha savaşı yürütme özgürlüğünü korurken, İsrailli rehinelerin iadesini güvence altına almak üzere tasarlanmıştı. İsrail’den sadece bazı birliklerini geri çekmesi, askeri operasyonları askıya alması ve Birleşmiş Milletler ile Uluslararası Kızılay Komitesi dahil olmak üzere uluslararası kuruluşların koordinasyonunda Gazze’ye günde 600 yardım tırının girmesine izin vermesi istenmişti. Daha sonraki aşamalar, Hamas’ı silahsızlandırmak için bir Uluslararası İstikrar Gücü oluşturulmasına odaklanacaktı.
Anlaşma herhangi bir yaptırım mekanizması içermediği için İsrail, hiçbir sonuçla karşılaşmadan koşulları ihlal etmekte özgür kaldı. Anlaşma, İsrail’in baş destekçisi olan Trump yönetimi tarafından “garanti altına alınmıştı”. İsrail’in müttefikleri olan Mısır, Katar ve Türkiye -Tel Aviv Filistinlileri ülkeden çıkarma yönündeki ilan edilmiş amacına devam ederken- diplomatik koruma sağlamak üzere “gözlemci” olarak imza atmışlardı.
İsrail, Birinci Aşama'nın her maddesini ihlal etti. Doğrulanan raporlar, binlerce ateşkes ihlalini gösteriyor: hava saldırıları, baskınlar, bombardımanlar, yıkımlar, silahlı saldırılar. Ateşkesin başlamasından sonra 1.041'den fazla Filistinli öldürüldü, 3.372 kişi ise yaralandı. Böylece savaşın başlangıcından bu yana öldürülenlerin toplam sayısı 73.000'i, yaralı sayısı ise 173.480'i aştı.
En yıkıcı kanıt, İsrail’in askeri harekatının Filistinli çocukların kasıtlı olarak hedef alınmasını içerdiği sonucuna varan BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’ndan geliyor. Raporda, İsrail güçlerinin “yüz binlerce Filistinli çocuğa ölüm, ciddi bedensel ve zihinsel zarar veren eylemleri kasıtlı olarak gerçekleştirdiği; aile bağları, kimlik, masumiyet, güvenlik ve gelecek dahil olmak üzere çocukluğun kutsallığını telafi edilemez bir şekilde yok ettiği” belirtiliyor.
Öldürülen 73.000’den fazla insanın yaklaşık yüzde 30’unu çocuklar oluşturuyordu; bu oran, İsrail’in 2008–2009 ve 2014 saldırılarındakinden bile daha yüksek. Ateşkesin ilanından bu yana, sınırları belirsiz olan ve İsrail’in öldürücü güç kullanımını meşrulaştırmak için kullandığı bir sınır çizgisi olan “Sarı Hat” yakınlarında vurularak veya bombalanarak en az 265 çocuk öldürüldü.
Raporda, çocukların “grubun biyolojik ve sosyal sürekliliğini somutlaştırdığı” belirtilerek, İsrail’in eylemlerinin “Gazze’deki Filistinlilerin bir grup olarak varlığını yok etme” niyetini gösterdiği açıklanıyor. İsrail’in, çocuklara saldırarak “Filistin toplumunun temel yapısını aşındırdığı, demografik canlılığı ve Filistin halkının geleceğini belirleme hakkını sürdürme ve kullanma genel kapasitesini zayıflattığı” ifade ediliyor.
İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) de ateşkes dönemini, Gazze üzerindeki toprak kontrolünü yüzde 53’ten yaklaşık yüzde 64 seviyesine çıkarmak, Sarı Hattı batıya doğru itmek ve yeni yasaklı askeri bölgeler oluşturmak için kullandı. Mayıs ayında Netanyahu, İsrail’in Gazze’nin yüzde 60’ını kontrol ettiğini ve orduya bunu yüzde 70’e çıkarması talimatını verdiğini kamuoyuna açıklamıştı.
Londra’daki Goldsmiths Üniversitesi merkezli Adli Mimari Direktörü Eyal Weizman, Ungrounding: The Architecture of Genocide (Kökünden Sökme: Soykırımın Mimarisi) adlı yeni kitabında, Gazze’nin sadece bir yıkım alanı değil, aynı zamanda bir şantiye olduğunu söylüyor. İsrail buldozerleri, şu anda kontrol ettiği yerleşimin üçte ikisinde her şeyi sistemli bir şekilde yıkarak ve askeri yollar, tahkimatlar ve geniş boş alanlar inşa ediyor.
Bu esnada İsrail, insani yardımları hayatta kalma gereksinimlerinin çok küçük bir kısmına indirdi. Anlaşma günde 600 tır gerektiriyordu; İsrail bunu hemen 300’e düşürdü ve uygulamada çok daha azına izin verdi. BM kuruluşları, Gazze nüfusunun yaklaşık yüzde 77’sinin şiddetli gıda güvensizliği, yetersiz su kaynakları, tekrarlanan yerinden edilmeler, hasar görmüş altyapı ve insani yardım operasyonları üzerindeki süregelen kısıtlamaları yaşadığını rapor etti; bu sırada yardım çalışanları da dahil olmak üzere siviller, ateşkese rağmen İsrail hava saldırılarına, bombardımanlarına ve açılan ateşlere maruz kalmaya devam etti.
Gazze yetkilileri, asgari gıda ihtiyaçlarının sadece yüzde 25’inin Gazze Şeridi’ne ulaştığını bildirirken, UNICEF kıtlık eşiklerinin aşıldığını ve çocukların yetersiz beslenmeden öldüğünü doğruladı.
BM kuruluşları, Gazze’deki kıtlığın, insani yardım finansmanının genel olarak kasıtlı bir şekilde çökertilmesinden kaynaklandığı konusunda uyarıda bulundu. Bu, bağışçıların yardım bütçelerini kesmesi, - özellikle de Filistinli Mülteciler için Birleşmiş Milletler Yardım ve Çalışma Ajansı'na (UNRWA) yaptıkları- katkılarını askıya alması ve taahhüt edilen fonları teslim edememesinin sonucuydu. ABD, Birleşik Krallık, Almanya, Hollanda, Kanada ve Avustralya’nın da dahil olduğu büyük bağışçılar temel finansman akışlarını azalttı veya dondurdu, Körfez ülkelerinin katkıları da düştü. Bu durum kuruluşların hayat kurtaran operasyonlarını artırmasını imkansız hale getirdi.
Sadece ABD değil, Avrupa dahil büyük güçler tüm bunların olmasına izin verdi. İsrail’in en büyük ticaret ortağı olan Avrupa Birliği (AB), her iki tarafın da uluslararası hukuka ve insan haklarına uymasını gerektiren AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın İsrail tarafından ihlal edildiğini belgeledi; bu durum Uluslararası Af Örgütü ve diğer insan hakları örgütlerinin anlaşmanın askıya alınması yönünde çağrılar yapmasına yol açtı.
AB verilerine göre, birlik ile İsrail arasındaki mal ticareti 2024 yılında 42,6 milyar avroya (45,3 milyar dolar) ulaştı. Ortaklık Anlaşması’nın kısmen askıya alınması, yaklaşık 5,8 milyar avro (6,6 milyar dolar) değerindeki İsrail ihracatını doğrudan etkileyebilirdi. Ancak bu yılın başlarında, Almanya ve İtalya’nın da aralarında bulunduğu üye devletler bunu yapma girişimini engelledi. Şu anda değerlendirilen tek şey, Maliye Bakanı Bezalel Smotriç ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’e, İsrail yerleşimlerinin genişletilmesi ve yasallaştırılması ile Filistinlilerin Gazze’den ve Batı Şeria’nın bazı bölgelerinden sürülmesini savunan açıklamaları nedeniyle yaptırım uygulanmasıdır.
Bölgesel garantörler de farklı davranmadı. Şarm el-Şeyh anlaşması, Türkiye ve Arap rejimlerini, İran’ı hedef alan bir ABD-İsrail ittifakına dahil etmek üzere tasarlanmıştı. Washington gerilimi tırmandırırken bu anlaşma İsrail’in arkasını sağlama aldı ve İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Tahran’a odaklanmasının önünü açtı.
Mısır, Gazze açlıktan kırılırken İsrail’e ateşkesi ihlal etmesi için mutlak bir özgürlük verdi; Refah sınır kapısını kontrol etti ve İsrail ordusuyla istihbarat kanallarını sürdürdü. Yıllık 1,3 milyar dolarlık destek için ABD’ye ve Sina’daki İslamcı gruplara karşı güvenlik işbirliği için İsrail’e bağımlı olan Kahire’nin diktatörü Abdülfettah el-Sisi, tahmin edilebileceği gibi sessiz kaldı. Gazze dış dünyaya kapatılmışken, Sina üzerinden Körfez’den uzanan İsrail tedarik hatlarını işler durumda tuttu.
Katar, yıllardır Hamas’ın Gazze’deki sivil altyapısı ve insani yardım faaliyetleri için yüz milyonlarca dolarlık destek sağlamıştır; bu durum, en az maliyetle bu bölgeyi kontrol altında tutmaya hizmet ettiği için Netanyahu’nun tam onayıyla gerçekleşmiştir. Katar, Doha’da Hamas’ın siyasi lider kadrosuna ev sahipliği yapmakta ve Hamas’ın başlıca diplomatik muhatabı olarak görev yapmaktadır. Ancak İsrail’in devam eden saldırısına karşı çıkmak için hiçbir adım atmamıştır; ihlalleri kamuoyuna duyurmak ya da ABD’yi yaptırım görüşmelerine zorlamak gibi adımlar bile atmamıştır.
IDF ateşkesi ihlal ederken bile, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan özellikle de enerji olmak üzere, stratejik malların, İsrail’e akışının kesintisiz devam etmesini sağladı. Türkiye, İsrail’in en önemli dış yakıt kaynağı olan Azerbaycan petrolü için Ceyhan’a giden boru hattı vasıtasıyla merkezi geçiş güzergahı olmayı sürdürüyor.
Geçtiğimiz hafta, aşırı sağcı Maliye Bakanı ve yerleşim idaresi başkanı Bezalel Smotriç, Gazze’ye sınır komşusu olan Sderot belediye başkanına, üç İsrail yerleşim birimi projesinin Netanyahu’nun onayını beklediğini söyledi. Bu açıklama, Smotriç’in İsrail’in Gazze’ye, işgal altındaki Batı Şeria’ya, Lübnan’a ve Suriye’ye doğru ilerleyerek sınırlarını genişleteceğine dair defalarca yaptığı açıklamaların ardından geldi.
Mayıs ayında Savunma Bakanı İsrail Katz, Filistinlilerin büyük ölçekli göçü yoluyla Gazze’nin etnik temizliğe tabi tutulmasına olan bağlılığını açıkça ortaya koydu ve hükümetin onların Gazze’den ayrılmaları için “doğru zamanda ve doğru şekilde” bir plan uygulayacağını söyledi. Bu durum, İsrail’in bir “gönüllü göç” bürosu kurmasını ve Gazze’den tek yönlü biletle ayrılan Filistinliler için seyahat kısıtlamalarını hafifletmesinin ardından geldi.
İsrailli insan hakları örgütleri ve avukatlar, Gazze’de yaratılan korkunç koşullar nedeniyle buradan ayrılmanın hiçbir şekilde gönüllü olarak değerlendirilemeyeceği konusunda uyarıda bulundular.
Canal 13 News, adı açıklanmayan İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, küresel muhalefet nedeniyle güvenlik birimlerine “gönüllü göç” terimini bırakıp bunun yerine “serbest dolaşım planı” ifadesini kullanmaları talimatı verildiğini bildirdi. Bu yeniden adlandırmanın, İsrail'in şimdiye kadar başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerde bulunduğu Somali, Güney Sudan, Libya, Endonezya ve Uganda gibi ülkeleri Filistinlileri kabul etmeye teşvik etmesi umuluyordu.
Associated Press'in bir araştırmasına atıfta bulunan Times of Israel'in yakın tarihli bir haberine göre, sağcı Ad Kan grubu, geçen yılın Mayıs ve Kasım ayları arasında Filistinlileri Gazze’den Güney Afrika ve Endonezya’ya götüren birkaç uçuşu gizlice organize etti. Bu grup, Filistinlilerin hayatını destekleyen insani bir Müslüman yardım kuruluşu olduğunu iddia eden Al-Majd adlı bir şirketin arkasına saklandı.
