Brezilya’da Flávio Bolsonaro’nun ve aşırı sağın yükselişinden kim sorumlu?

Flávio Bolsonaro ve Donald Trump Oval Ofis’te [Photo: @FlavioBolsonaro]

Brezilya’da pazar günü yapılan genel seçimlerin ilk turu siyasi bir deprem yarattı. 2022–23 darbe komplosuna önderlik ettiği için 27 yıllık hapis cezasına çarptırılan eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun oğlu ve siyasi mirasçısı Senatör Flávio Bolsonaro, geçerli oyların yüzde 47,0’ını alarak birinci oldu. İşçi Partisi’nden (PT) görevdeki Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ise yüzde 45,2’de kaldı.

Lula’yı önde gösteren son anketleri boşa çıkaran Flávio, görevdeki başkandan 2,25 milyon fazla, 56,1 milyon oy aldı ve 25 Ekim’deki ikinci tura favori olarak giriyor.

Bu sonuç başkanlık yarışıyla sınırlı kalmadı. Bolsonaro’nun partisi Liberal Parti (PL), 2022’deki 99 milletvekiline karşılık 121 federal milletvekili çıkardı. Bu, 1988 Anayasası’ndan bu yana tek bir partinin kazandığı en büyük grup. Senato’da ise yarışılan 54 sandalyenin 19’unu kazandı ve 81 sandalyenin 28’ini —yani üçte birinden fazlasını— elinde tutacak. Eyaletlerde sağ, ülkenin ekonomik kalbi olan Güney ve Güneydoğu bölgelerindeki valiliklerin çoğunu ilk turda kazanarak hâkimiyetini pekiştirdi.

Geniş Cephe hakkında bir hüküm

Pazar günkü sonuçlar her şeyden önce, PT’nin ve onu destekleyen sahte sol örgütlerin savunduğu, faşizmin çürümüş burjuva siyasi düzenle kurulacak bir ittifak yoluyla yenilebileceği perspektifi hakkında yıkıcı bir hükümdür. PT’nin savunduğu “Geniş Cephe”, faşizm tehdidini yenmek bir yana, onu yalnızca güçlendirmiştir.

Seçim, ABD emperyalizminin açık müdahalesi altında yapıldı. ABD cezai gümrük vergilerini, yaptırımları ve Brezilyalı suç çetelerinin “terör örgütü” ilan edilmesini terazinin faşist aday lehine ağır basması için kullandı. PT’nin sahte sol savunucuları sonucu hiç kuşkusuz esas olarak Washington’ın müdahalesine bağlayacaktır. Ancak Washington’ın stratejisinin başarısı, her aşamada PT’nin nefret edilen siciline ve partinin, Brezilya’nın bağımlı ulusal burjuvazisinin savunucusu olarak emperyalizme karşı tutarlı ya da ilkeli herhangi bir muhalefet ortaya koyamamasına dayanmıştır.

Flávio Bolsonaro’nun ne yapmaya niyetli olduğu konusunda hiçbir yanılsamaya kapılmamak gerekir. Programı, Milei tarzı toplumsal şok terapisini —harcamalarda  kesintiler, özelleştirme ve emek haklarının yok edilmesi— işçi sınıfına yönelik polis devleti önlemleriyle birleştiriyor.

Mali sermaye pazartesi günü kendi hükmünü verdi: Brezilya reali dolar karşısında yüzde 5 değer kazandı, Ibovespa borsa endeksi yaklaşık yüzde 8 yükseldi ve devlet kontrolündeki Banco do Brasil’in hisseleri yüzde 12 sıçradı. Financial Times’ın ifadesiyle yatırımcılar, Flávio Bolsonaro’nun “hızla harcama kesintilerine gideceğine” ve “piyasa dostu reformları hayata geçireceğine” bahse giriyordu.

Bolsonaro, Brezilya’yı Washington’ın “Amerikalar Kalkanı”na dahil etmeyi öneriyor. Bu, Trump yönetiminin Latin Amerika’yı yeni sömürgeci bir himaye bölgesine ve Çin’e karşı savaşın hazırlık sahasına dönüştürmek için kullandığı aşırı sağcı hükümetler koalisyonudur.

Dahası, babasına ve 8 Ocak 2023’te başkente yapılan saldırıyla bağlantılı olarak mahkûm edilenlere af sözü vermiştir. Bu, darbe komplosunu meşrulaştırmak ve devamını hazırlamak demektir. Darbenin üzerinden dört yıl geçmeden, liderinin mirasçısı başkanlığın eşiğinde duruyor. Bundan kim sorumlu?

Bu sonuçları anlamanın anahtarını bizzat Lula verdi. 18 Nisan’da Barselona’da, “Küresel İlerici Seferberlik”in ilk toplantısında konuşan Lula, hesaplı bir özeleştiri yaptı: “Sol hükümetler seçimleri sol bir söylemle kazanıyor ve kemer sıkma uyguluyor. Yönetilebilirlik adına kamu politikalarından vazgeçiyorlar. Biz sistemin kendisi olduk. Bu yüzden karşı tarafın şimdi kendini sistem karşıtı olarak sunması şaşırtıcı değil.”

Bu, siyasi iflasın itirafıydı. 2022’de bankerler, büyük tarım sermayesi ve geleneksel sağın partileriyle kurulan bir Geniş Cephe’nin başında seçilen PT hükümeti, mali piyasaların dayattığı kemer sıkma ve özelleştirmeleri uygularken askerî harcamaları tarihî düzeylere çıkardı ve darbeyi desteklemiş olan silahlı kuvvetleri itibarına kavuşturdu.

PT, sahte sol ve sendikal uydularıyla birlikte, kitlelerin nefret ettiği bir siyasi sisteme karşı muhalefetin tekelini aşırı sağa teslim etti.

Bu sonucun en açık ifadesi, ülkenin en zengin ve en sanayileşmiş eyaleti ve PT’nin içinden doğduğu işçi hareketinin tarihsel merkezi olan São Paulo’da görüldü. Burada eski Bolsonaro bakanı Vali Tarcísio de Freitas, Lula’nın eski maliye bakanı ve hükümetinin ekonomi politikasıyla kemer sıkma programının mimarı Fernando Haddad’ı, yaklaşık yüzde 36’ya karşılık yüzde 63 ile ezdi.

PT aynı yolda ısrar ediyor

PT’nin tepkisi bu gerici rotayı derinleştirmek oldu. Bu tepkiyi PT yanlısı Brasil 247 sitesi isabetli biçimde özetliyor: Lula’nın “seçime katılmayanların oranını düşürmesi ve Flávio’ya oy verse de onun yerine Alckmin’i tercih edenleri kazanması gerekecek.” Lula’nın başkan yardımcısı Geraldo Alckmin, Brezilya sağının kıdemli figürlerinden biri ve eski bir São Paulo valisidir. Site ayrıca Lula’nın Alckmin’i maliye bakanı yapmayı ve ona daha büyük bir rol vermeyi düşündüğünü bildiriyor. PT’nin ikinci tur için görünen stratejisi, Alckmin’i kampanyasının sağcı yüzü yapmaktır.

PT aynı zamanda yenilen iki sağcı başkan adayı Augusto Cury ve Ronaldo Caiado ile ittifak kurmaya çalışıyor. Her ikisi de darbe girişimine karışanlara af tanınmasını gösterişli biçimde savunmuştu. Caiado, göreve geldiğinde ilk icraatının Jair Bolsonaro ve 8 Ocak 2023 eylemleri nedeniyle mahkûm edilen herkes için “geniş, genel ve koşulsuz bir af” olacağını vaat etmişti. Faşizme karşı demokrasiyi savunduğunu iddia eden partinin, darbecileri serbest bırakma sözü veren bir politikacıya kur yapması, bütün “demokratik cephe”nin bir sahtekârlık olduğunu gözler önüne seriyor.

Lula’nın kendini Flávio Bolsonaro’nun sağcı politikalarının sulandırılmış bir versiyonu olarak sunarak kazanabileceği düşüncesi gericidir ve siyasi olarak iflas etmiştir. Pazar günkü sonucu üreten de tam olarak bu reçetedir.

Kitleler sağa kaymadı

Bu stratejinin temelinde, PT’nin, sahte solun ve düzen medyansının el birliğiyle yaydığı, aşırı sağın yükselişinin kitlelerin kendisinin sağa kaymasını yansıttığı iddiası yatıyor. Bu yanlıştır. Bu iddianın işlevi, felaketin sorumluluğunu işçi sınıfına ihanet edenlere değil, işçi sınıfının kendisine yüklemektir.

Brezilyalı işçiler, toplumsal saldırılardan ve Amerikan emperyalizmine boyun eğmekten oluşan bir programı desteklemiyor. Lula hükümeti, ailelerin yüzde 80,9’unu borç içinde, faiz oranlarını yüzde 13,75’te bıraktı. Bir CNN analistinin sözleriyle, Lula “egemenlik ve nadir toprak elementlerinden” söz ederken Flávio demagojik biçimde “süpermarketteydi” ve fiyatlara ve suça yönelik yaygın öfkeyi aşırı sağa oya dönüştürmeyi başardı.

Seçime katılmama oranı 1998’den bu yana en yüksek düzeye çıktı ve boş ve geçersiz oylarla birlikte seçmenlerin yüzde 24,6’sına —158,7 milyon kayıtlı seçmenin 39,1 milyonuna— ulaştı. Bu, kemer sıkma ve gerici milliyetçiliğin sürdürülmesinden başka bir şey sunmayan bir hükümetin ve bir bütün olarak siyasi sistemin son derece haklı bir reddini ifade ediyor.

Özellikle anlamlı olan, PT hükümetleri altında büyümüş gençlerin Lula’ya duyduğu düşmanlıktır. Quaest anketine göre, 16 ila 34 yaş arası gençler arasında Lula’yı onaylamayanların oranı yüzde 9 artarak eylül ayında yüzde 55’e ulaştı.

Seçim ayrıca, Lula hükümetiyle ve onun yeniden seçilmesi için kampanya yürüten sendika konfederasyonlarıyla doğrudan çatışan, banka çalışanları, posta işçileri, öğretmenler ve metal işçilerinin büyüyen grev dalgası ortasında gerçekleşti. CUT lideri Sérgio Nobre, Lula’ya açıkça şöyle demişti: “Sayın Başkan, işte ordunuz… Siz bizim generalimizsiniz.”

Bütün burjuva siyasi düzen sağa kayarken işçi sınıfı sola kayıyor. Aşırı sağın istismar ettiği şey, resmî siyasi sistem içinde hiçbir ifade bulamayan bu çelişkidir. Gündemde olan, işaretleri Bolivya ve Arjantin’deki genel grevlerden Şili’deki kitlesel protestolara kadar kıta genelinde görülen açık sınıf savaşıdır.

Yalnızca dört yıl değil, kırk yıl

PT’nin bozgunu, özünde, yalnızca son dört yılın değil, son kırk yılın politikalarının da reddidir. Jair Bolsonaro’nun seçildiği 2018’de Dünya Sosyalist Web Sitesi, bunun nasıl mümkün olduğu sorusunu yanıtlamıştı:

Bu, ekonomik krizin ve kaynayan toplumsal gerilimlerin etkisi altında, 30 yıl önce bu ay 1988 anayasasının kabul edilmesiyle kurulmuş olan burjuva demokratik düzenin tam yozlaşmasının sonucudur. Askerî diktatörlükten sivil yönetime geçiş süreci, bu süreci yönetenler tarafından “yavaş, kademeli ve sağlam” olarak övülmüştü. Bu süreçte, Brezilya ordusunun katillerine ve işkencecilerine genel af tanınmış ve diktatörlüğü desteklemiş olan kapitalistlerin mülkiyetine ve kârlarına koruma sağlanmıştı.

Bu süreçte en önemli rol, Brezilya işçi sınıfının 1970’lerde diktatörlüğü sarsan kitlesel grevlerini ve devrimci militanlığını burjuva devletin egemenliği doğrultusunda başka yöne çevirmeye hizmet eden İşçi Partisi tarafından oynanmıştı.

Aynı perspektif, PT’nin Pablocu revizyonistlerin (Pierre Lambert’in Fransız OCI’sinin takipçileri, Arjantin’den Nahuel Moreno eğilimi ve Ernest Mandel’in Birleşik Sekreterliği) belirleyici katılımıyla kurulduğunu hatırlatıyordu:

Troçkist hareket Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ile yollarını ayırmış olan ve işçi sınıfının devrimci rolünü reddeden grupların siyasi faaliyetleri, bu partinin kurulmasında çok önemli bir rol oynadı. Onlardan bazıları, daha önce, kitlesel bir devrimci sosyalist işçi hareketinin geliştirilmesinin yerine, Latin Amerika genelinde yıkıcı sonuçları olan Castroculuğu ve küçük burjuva gerillacılığını teşvik etmişti. Onlar, PT’nin kuruluşunda, sendikalarla bağı bulunan burjuva reformist bir partinin Brezilya’da sosyalizme giden benzersiz bir yol sağlayabileceği görüşüne çark ettiler.

Bu “parlamenter yol”, PT’yi ulusal ve uluslararası mali sermayenin tercih ettiği parti, onun korporatist sendikal aygıtını da sınıf mücadelesini bastırmanın başlıca aracı hâline getirdi. Bugün Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL) ve Morenocu örgütler içinde ve çevresinde toplanan bu revizyonist eğilimlerin siyasi mirasçıları, son dört yılı “faşizmle mücadele” adına işçi sınıfını PT’ye ve onun Geniş Cephesi’ne bağlayarak geçirdi. 2018’den 2026’ya aynı mekanizma, bu kez çok daha derin bir kriz koşullarında, aynı sonucu üretti.

Uluslararası bir süreç

Brezilya seçimi uluslararası bir sürecin parçasıdır. Avrupa’nın her yerinde, ABD’de ve bütün Latin Amerika’da faşizan partilerin ve figürlerin seçimlerdeki yükselişini, resmî “sol” diye geçinen şeyin iflası ve çürümüşlüğü hazırlamıştır. Latin Amerika’da Lula’nın krizi, bütün “Pembe Dalga”nın çöküşüyle bağlantılıdır: Bu dalganın hükümetleri kitle mücadelelerinin sırtında iktidara geldi, kemer sıkma uyguladı ve Arjantin ile Şili’den Kolombiya, Peru ve Bolivya’ya kadar yerini aşırı sağcı rejimlere bıraktı. Lula’nın krizi aynı zamanda, şimdi Washington’ın kuklası olarak Venezuela’nın yağmalanmasını yöneten Chavezciliğin ve ABD ablukası ile işgal tehdidinin baskısı altında Küba ekonomisini satışa çıkaran Castroculuğun bozgunuyla da bağlantılıdır. Bunlar, sahte solun uzun süre anti-emperyalist ve sosyalist alternatifler olarak göklere çıkardığı hareketlerdi.

Oysa Avrupa ve ABD de dahil olmak üzere bütün bu ülkelerde kitleler sola kayıyor ve devrimci boyutlarda bir çatışma gelişiyor.

DEUK’nin perspektifi

Brezilya’daki olaylar, Sosyalist Eşitlik Grubu’nun bütün sahte sola karşı tek başına savunduğu DEUK perspektifini doğruluyor: İşçi sınıfı, burjuvazinin herhangi bir kesimine boyun eğerek faşizme, diktatörlüğe ve savaşa karşı mücadele edemez; PT de yanlış politikalar izleyen bir işçi partisi değil, kırk yıldır sınıf mücadelesini dizginlemeye hizmet etmiş bir burjuva partisidir.

PT’nin ve sahte solun desteklediği Geniş Cephe’nin bozgunu, Chavezciliğin ve Castroculuğun iflasıyla birlikte, hayati önemde bir siyasi deneyimdir. Bu deneyim Brezilya’da ve uluslararası alanda kitle bilincini derinden etkiliyor ve yalnızca dünya Troçkist hareketinin verebileceği ciddi siyasi ve programatik yanıtlara yönelik bir arayış doğuruyor.

Bu, PT’den, sendika konfederasyonlarından ve onların yörüngesinde dönen sahte soldan kopmayı; Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (IWA-RFC) aracılığıyla birbirine bağlanan taban komitelerinin kurulmasını; Amerika kıtası genelinde işçilerin emperyalizme ve diktatörlüğe karşı birleştirilmesini ve her şeyden önce DEUK’un Brezilya şubesinin inşa edilmesini gerektirir.

Pazar günkü sonuçlar karamsarlık için bir neden değildir. Ancak iyimserliğimiz, işlerin kendiliğinden yoluna gireceği ya da bir Flávio Bolsonaro hükümetinin programını hayata geçiremeyecek kadar zayıf olacağı yanılsamasına dayanmıyor. İşçi sınıfının bağımsız müdahalesinin hem zorunluluğunu hem de potansiyelini kavramaya dayanıyor. Burjuva toplumunun gerici yozlaşmasını ancak enternasyonalist sosyalist bir programla donanmış bu müdahale durdurabilir ve bunun nesnel koşulları hızla olgunlaşıyor. Görev, ona bilinçli bir önderlik kazandırmaktır.

Loading