ABD, Suriye’yi “terörü destekleyen devletler” listesinden çıkardığını resmen duyurdu. Bu tanımlama, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca ABD-Suriye ilişkilerine damgasını vurmuş; yaptırımlara ve Suriye’nin diplomatik ve ekonomik olarak tecrit edilmesine yol açmıştı.
Terör listesinden çıkarılması, yeni Suriye rejiminin ABD ve Körfez destekli bir bölgesel düzene dahil edildiğinin işaretidir. Yabancı sermayeye açılma, Suriye halkı açısından ise, otoriter bir İslamcı devletin pekiştirilmesiyle ve yeniden inşanın maliyetini işçilerin, çiftçilerin ve halkın geneline yıkan bir ekonomik programla iç içe ilerliyor.
Türkiye destekli Heyet Tahrir el-Şam’a (HTŞ) yönelik yaptırımların sona erdirilmesi, daha önce Ebu Muhammed el-Colani adıyla bilinen HTŞ lideri, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın başına konulan 10 milyon dolarlık ödülün kaldırılması ve Sezar Yasası’nın yürürlükten kaldırılması Suriye’nin küresel finans sistemine yeniden entegre olmasının önünü açıyor.
Uzun bir ekonomik tecrit dönemi, on dört yıl süren iç savaşla daha da ağırlaştı. Bu savaşta ABD, Körfez devletleri ve Türkiye, İslami cihatçı milisler de dahil olmak üzere farklı muhalefet güçlerini desteklerken; Rusya, İran ve Hizbullah, Esad rejimini ayakta tutmak için müdahale etti.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Suriye’nin terör listesinden çıkarmanın “Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara yönetimindeki Suriye hükümetinin, Suriye’yi uluslararası terörizm eylemlerinden tamamen uzaklaştırmak için attığı olumlu adımların ve verdiği ek taahhütlerin tanınması” anlamına geldiğini belirtti. Bu “olumlu adımlar” arasında cihatçı ağlarla bağların reddedilmesi, Washington’ın IŞİD ve İran yanlısı gruplara karşı kurduğu koalisyona katılınması ve ABD’nin terörle mücadele kurumlarıyla işbirliği yapılması yer alıyor.
Eski cihatçının itibarının iade edilmesinin nedenleri jeostratejiktir. Bunlar arasında; toplumsal koşullar nedeniyle büyüyen huzursuzluk karşısında Esad sonrası kurulan zayıf ve ABD yanlısı devleti istikrara kavuşturmak, Suriye’yi Amerikan bölgesel eksenine entegre ederek Rusya’nın nüfuzunu ortadan kaldırmak ,İran’ı zayıflatmak, Körfez sermayesinin Suriye’ye yatırım yapmasının önünü açmak ve Suriye’yi Körfez’den Akdeniz’e uzanan alternatif bir kara enerji koridoru olarak kullanmak sayılabilir.
ABD ve Avrupa’nın başlıca yaptırımlarının büyük ölçüde kaldırılmasıyla birlikte, ABD ve Avrupa bankaları Suriye bankalarıyla işlemlerine yeniden başlayabilecek. Suriye Merkez Bankası ise ülke kredi notu almak için başvuruda bulunarak küresel sermaye piyasalarına erişimin kapısını aralayabilecek.
Bölgesel “düşman”dan ABD ortağına
Washington’ın bölgedeki başlıca müttefiklerinden birini deviren 1979 İran Devrimi’nin ardından Carter yönetimi, İsrail’in bölgedeki rolünü güçlendirerek Ortadoğu’yu yeniden düzenlemeye girişti. Bunun bir unsuru da Suriye’nin “terörü destekleyen devlet” ilan edilmesiydi. Gerekçe, Suriye’nin, Lübnan iç savaşı sırasında -ki savaşta bazı sağcı Hristiyan partiler İsrail ile ittifak halindeydi- İsrail’e karşı mücadele eden Red Cephesi’ne, Filistinli militan örgütlere ve daha sonra Hizbullah’a verdiği destekti.
Suriye, Obama yönetiminin kaynak zengini Ortadoğu ve Orta Asya üzerinde ABD hegemonyasını dayatma yönündeki daha geniş kapsamlı mücadelesinde kilit bir halka oldu. İran ve Hizbullah ile yakın bağları, Washington’ın bölgeye egemen olmasının önündeki başlıca engel olarak gördüğü güçleri zayıflatma çabaları açısından Suriye’yi özellikle önemli kılıyordu. Bu koşullar, Suriye’nin önce Sovyetler Birliği’ne ve onun çöküşünün ardından da İran’a bağımlılığını önemli ölçüde artırmıştı.
İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a karşı savaşının hemen ardından iktidarı ele geçiren eski cihatçı lider eş-Şara, ABD’ye, Türkiye’ye, Avrupa Birliği’ne ve Körfez’e yönelimini açıkça ortaya koydu. Bu, onun –ve Suriye’nin– Washington’ın yörüngesine hızla girmesini sağladı. ABD Başkanı Donald Trump ondan şöyle bahsediyordu: “genç, çekici bir adam. Sert bir adam. Güçlü bir geçmişi var. Çok güçlü bir geçmiş. Savaşçı.” Trump, eş-Şara’yı Kasım 2025’te Beyaz Saray’a davet etti ve geçtiğimiz temmuz ayında, eş-Şara’nın Ankara’daki NATO zirvesinin konuğu olduğu sırada onunla yeniden görüştü.
Bu, CIA’in Esad rejimini devirmek için yıllık bütçesi yaklaşık 1 milyar dolar olduğu bildirilen cihatçılarla işbirliği yaparken, 10 milyon dolarlık ödülün hiçbir zaman bir halkla ilişkiler hilesi olmaktan öteye geçmediğinin kanıtıdır. IŞİD’e karşı savaşan uluslararası koalisyona katılan eş-Şara artık ABD, Türkiye ve Körfez destekli bölgesel düzende hoş karşılandığı için Suriye de sermayeye açılabilir.
Suriye’nin, ABD güdümündeki bir bölgesel düzen içinde yeni jeopolitik konumlanışının istenmeyen sonuçlarından biri, Türkiye’nin nüfuzunun artması oldu. Bu, İsrail’in güvenlik gereksinimleriyle çelişmekte ve Ankara ile Tel Aviv arasında gerilimlerin artmasını da beraberinde getirmektedir.
Haziran ayında Trump, Hizbullah’ı askeri bir örgüt olarak tasfiye etme konusunda İsrail’in üstlendiği rolü eş-Şara’nın devralmasını istedi. Eş-Şara, ordusunun boyunu aştığı gerekçesiyle bu görevi reddetti.
Ne var ki İsrail, yeni Suriye devletini zayıf ve parçalanmış tutmakta ve kendi hareket serbestisini kısıtlayabilecek askeri kapasiteler geliştirmesini engellemekte kararlı. İsrail, ülkenin kuzeydoğusunda daha önce özerk bir bölge kurmuş olan Kürtleri “doğal müttefikleri” olarak görüyor. Türk devleti ise, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) uzun süredir hapiste olan lideri Abdullah Öcalan ile yürüttüğü müzakereler aracılığıyla 40 yıllık düşmanını müttefike dönüştürmeye çalışıyor ve böylece İsrail’in Kürtlere yönelik politikasının altını oyuyor.
İsrail, sınıra yakın Güney Suriye’de toprak ele geçirdi, Süveyda’daki bazı Dürzi liderlerle ittifak kurdu ve hem eş-Şara’ya karşı bir denge unsuru hem de Türkiye’nin nüfuzuna karşı bir set olarak ülke içinde kalıcı askeri altyapı inşa etti. İsrail, Suriye hava üslerini defalarca bombaladı; bu saldırıların sonuncusu, ağustos ayında Kuzey Suriye’deki Ebu Duhur üssüydü. Amaç, Türkiye’yi bu üssü askeri nüfuzunu genişletmek için kullanmaması konusunda uyarmaktı.
Washington, Kürtlerle ittifakını eş-Şara ve Türkiye lehine bırakıyor
ABD’nin desteğiyle Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt bölgesini denetim altında tutan Kürt ulusal milislerinin –Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Halk Savunma Birlikleri (YPG)– akıbeti, hem Washington’ın jeopolitik ittifaklarını yeniden düzenlemesini hem de rejim değişikliği için savaşan milliyetçi güçlerin sınıf karakterini gözler önüne sermektedir. SDG, ağustos ayında eş-Şara hükümetiyle vardığı bir anlaşma çerçevesinde kendisini feshettiğini resmen duyurdu. Böylece Kürt özerkliği sona erdi ve Kürt bölgeleri HTŞ ile İslamcı birliklerin denetimine bırakıldı.
SDG/YPG, rejim değişikliği savaşı boyunca, özerk bir Kürt oluşumuna verilecek destek karşılığında Washington’ın başlıca vekil gücü işlevi görmüştü. HTŞ’nin Sünni İslamcı milisleri de diğer ana vekil gücü oluşturuyordu.
Dünya Sosyalist Web Sitesi, sahte solun bu güçleri bir “demokratik devrim”in savaşçıları olarak yüceltmesini reddetmiş ve şunu vurgulamıştı: “Suriye’de yaşananlar bir devrim değil, ülkenin emperyalistlerin önderliğinde, gerici bir temelde bölüşülmesidir.”
SDG/YPG’nin teslimiyeti Kürtlerin tercihi değil, Washington’ın dayatmasının sonucudur. SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin de kabul ettiği gibi bu adım, her türlü Kürt özerkliğine karşı çıkan ABD müttefiki Ankara yararına atılmıştır.
SDG ile Şam arasında aylarca süren çatışmaların ardından ve yaklaşık 1.000 Alevi’nin katledildiği bir ortamda imzalanan Mart 2025 anlaşması, SDG güçlerinin ve özerk yönetimin Şam rejimine entegre edilmesini öngörüyordu. Suriye, Ağustos 2025’te Türkiye ile silahlı kuvvetlerinin eğitilip donatılması için bir anlaşma imzaladı; bu, SDG’ye karşı bir hamlenin işaretiydi.
Üç SDG tümeninin Suriye Ordusu’nun askeri yapısı içinde Kürtlere bağlı kalmasını öngören Aralık 2025 anlaşması, ABD Kongresi’nin Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldırmayı oylamasının hemen ardından geldi. Washington’ın, Ankara’nın desteğiyle HTŞ’nin Kürtlere karşı yürüttüğü askeri saldırıya “yeşil ışık” yakmasının ve bu saldırının SDG’ye topraklarının yüzde 80’ine varan bir bölümünü kaybettirmesinin ardından SDG, bölgeyi Şam’ın denetimine iade eden Ocak 2026 anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack, “SDG’nin IŞİD karşıtı başlıca güç olarak taşıdığı asıl amacın… büyük ölçüde son bulduğunu” ilan etti. ABD’nin Kürtlerle ittifakı, Washington’ın İran’a karşı saldırganlığına hizmet etmez hale geldiği anda sona erdirildi.
SDG liderliği emperyalizmden hiçbir zaman kopmadı. Washington, Ankara ve hatta onları “doğal müttefik” olarak kabul eden İsrail arasında manevra yapma stratejisi, SDG’yi yalnız ve savunmasız bıraktı. SDG lideri Abdi, Aralık 2025’e kadar hâlâ Trump’ın “Suriye’yi yeniden büyük yapma” planını destekliyor ve İran’a karşı ABD ile birlikte çalışmayı öneriyordu.
SDG’nin izlediği hat, sahte solun Kürt ulusal hareketini emperyalizme karşı devrimci bir alternatif olarak yorumlamasının siyasi iflasını gözler önüne sermektedir. Bu çevreler on yıl boyunca YPG/SDG’yi ve “Rojava Devrimi”ni, “demokratik konfederalizmin”, “kadının kurtuluşunun” ve IŞİD karşıtı kahramanlığın simgesi olarak yücelttiler. Gerçekte bu, bir emperyalist vekâlet savaşına destek olmaktan başka bir şey değildi.
SDG teslim olduğunda bu güçler tutarlı hiçbir açıklama sunamadılar; çünkü tüm iddiaları –Kürtlerin, ABD hava saldırıları ve silahlarının yardımıyla bir “devrim” mücadelesi vermekte olduğu tezi– çöktü. Washington’ın “ihanetinden” yakınırken asıl meseleyi geçiştirdiler: Kürt güçleri en başından beri ABD emperyalizmiyle ittifak halindeydi ve kendileri de bunu alkışlamıştı.
Bu, “ılımlı isyancıların” yüceltilmesinden Aralık 2024’te Esad’ın devrilmesinin kutlanmasına kadar onların Suriye savaşındaki genel rolünün ayrılmaz bir parçasıydı. “Devrim” söylemleri, Washington’ın rejim değişikliği operasyonuna soldan kılıf sağlamaya hizmet etti. Kürt güçlerin teslimiyeti ve bu çevrelerin bu durumu açıklayamaması bunu doğrulamaktadır.
Eş-Şara bir İslamcı diktatörlük kuruyor
Eş-Şara, Esad rejimini devirdikten kısa süre sonra bir siyasi diktatörlük kuran yeni bir anayasal çerçeve dayatarak siyasi konumunu pekiştirdi. Bu çerçeve, olağanüstü hal ilan etme yetkisini yalnızca cumhurbaşkanına veriyor. Yasaları hazırlayacak olan “halk meclisi”nin üçte birini atama yetkisi de cumhurbaşkanına tanınıyor; meclisin cumhurbaşkanını görevden alma yetkisi ise bulunmuyor.
Yeni anayasa, İslam hukukunu başlıca yasama kaynağı haline getirerek ve yasaları denetleme yetkisini, hiçbir azınlık temsilinin bulunmadığı, tamamı Sünnilerden oluşan bir Fetva Konseyi’ne vererek Sünni İslamcı egemenliği pekiştiriyor. Anayasa, 2025’te Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Alevilere, Hristiyanlara, Dürzilere ve İsmaililere yönelik ayrımcılığı yasalaştırıyor.
Yeni rejim, nüfus ve tapu kayıt sistemlerini dağıttı. Bu durum yasal kimlik haklarını zedeledi ve orantısız biçimde azınlıkların zararına oldu. BM raporları, azınlıklara yönelik keyfi gözaltıların, kaçırmaların, işkencenin ve cinsel şiddetin sürdüğünü belgeledi.
Eş-Şara, iktidarı üzerindeki denetimini pekiştirmek için yeni anayasal düzenlemelerin yanı sıra orduyu da kullandı. HTŞ’yi biçimsel olarak feshederken, kendisine bağlı olanları ödüllendirdi ve Suriye ordusunu HTŞ savaşçıları etrafında yeniden yapılandırdı; binlerce deneyimli cihatçı, yeni güvenlik güçlerine dahil edildi.
Eş-Şara’nın yeni askeri aygıtı azınlıkları hedef alan mezhepçi bir terör estirdi. Reuters’ın aylar süren soruşturması, 7-9 Mart 2025 tarihleri arasında Suriye’nin Akdeniz kıyısı boyunca 40’tan fazla yerleşim yerinde 1.479 Alevi’nin öldürüldüğünü ortaya koydu. Emir komuta zinciri, Şam’daki yeni rejimin önde gelen isimlerine kadar uzanıyordu. BM raporları, aralarında devlet güçlerine entegre edilmiş yabancı savaşçıların da bulunduğu silahlı unsurların Alevi kadın ve kız çocuklarına yönelik kaçırma, tecavüz, keyfi gözaltı ve mezhepçi hakaret uygulamalarını belgeledi.
Eş-Şara güçleri, Temmuz 2025’te Güney Suriye’deki Dürzilere karşı kıyıcı bir harekât düzenledi ve Süveyda ilinde 1.000’den fazla kişiyi katletti. Mezhepçi şiddet 2026’da da sürdü; Dürzi topluluklar sindirme ve yerinden edilmeyle karşı karşıya kaldı. Buna karşın Süveyda, Şam’ın tam denetimi dışında ve İsrail’in Suriye’ye müdahalesinin başlıca aracı haline gelmiş durumda.
Suriye’nin savaş sonrası ekonomisinin yeniden yapılandırılması
Dünya Bankası, Suriye’nin altyapısının, konutlarının ve konut dışı binalarının yeniden inşa maliyetini yaklaşık 216 milyar dolar olarak tahmin ediyor. Bu rakam, Suriye’nin savaş öncesi GSYİH’sinin üç katından fazladır ve 2024 ekonomisinin neredeyse 10 katı büyüklüğündedir. Bu durum, Suriye’nin nasıl yeniden inşa edileceği ve en önemlisi, bunun yaratacağı devasa sermaye akışından kimin yararlanacağı sorusunu gündeme getiriyor.
Yeni rejim, yaptırımların kaldırılmasıyla ortaya çıkan olanağı, ekonomiyi yabancı yatırım, özelleştirme ve ticaretin serbestleştirilmesi yoluyla yeniden yapılandırmak için kullanıyor. Bunların tümü kayırmacılığa ve iltimasa dayanıyor. Rejim bir yandan da ortaya çıkacak serveti dağıtacak kurumlar üzerindeki denetimini pekiştiriyor.
Kamu ihaleleri genellikle aile üyelerinin ve HTŞ’ye sadık kişilerin başında bulunduğu şirketlere veriliyor. Yeni hükümetteki, ekonomi ve güvenlik kurumlarındaki üst düzey görevler ise aile üyelerine ve eş-Şara ile HTŞ’ye yakın kişilere veriliyor. Esad döneminin bazı iş insanları yeni rejimle şaibeli anlaşmalar yapabilmişken diğerlerinin mal varlıklarına el konuldu.
Eş-Şara havacılık, telekomünikasyon ve su altyapısı gibi kilit sektörlerde 28 milyar dolarlık Körfez ve yabancı yatırımını duyurdu. Bu, ABD ile Suudi Arabistan arasında Levant’ı istikrara kavuşturmaya yönelik anlaşmanın temel bir unsurudur.
Hükümet, imalat ve tarımda Dünya Bankası ile IMF’nin savunduğu ticaretin serbestleştirilmesi politikalarını hayata geçirdi. Bu politikalar, Suriye’nin komşuları Türkiye ve Ürdün ile arasındaki dış ticaret açığının büyümesine hizmet etti.
Ülkeye yeni bir vergi sistemi getirildi. Kurumlar vergisinin yeni üst oranı, şirket büyüklüğünden bağımsız yüzde 15 olarak belirlenirken, yatırımcılara büyük vergi ve gümrük muafiyetleri tanındı. Hükümet ayrıca kamu sektöründeki istihdamı üçte bir oranında azaltma ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerini özelleştirme planlarını açıkladı.
Toplumsal bedel işçilerin, çiftçilerin ve ailelerinin sırtına yıkılıyor
Bir zamanlar orta gelirli bir ülke olan Suriye’de kişi başına düşen GSYİH, 2011’deki 1.550 dolardan 2022’de 670 dolara gerilemiş, yani yüzde 50’den fazla düşmüştü. Ekonomi Bakanının tahminine göre işsizlik yüzde 60 gibi devasa bir düzeyde.
Yeni rejim, Suriye halkını daha da yoksullaştıran politikalar izledi. Ekmek sübvansiyonlarını azalttı, akaryakıt ve petrol sübvansiyonlarını askıya aldı ve elektrik fiyatlarını yükseltti. Akaryakıtın artık ABD doları üzerinden fiyatlandırılmasıyla –1 dolar şu anda 122 Suriye lirası ediyor– çiftçiler ve küçük işletmeler, birçoğunu kapanmaya zorlayabilecek fiyat artışlarıyla karşı karşıya. Elektrik arzının bir bölümü yeniden sağlanmış olsa da bu durum kent çeperine ve kırsal bölgelere yansımadı.
Suriye devasa bir gıda kriziyle karşı karşıya bulunuyor. BM, 14 yıllık çatışmanın, kuraklıkların ve ekonominin çökmesinin harap ettiği tarım sektöründe bir çöküş yaşanacağı uyarısında bulunuyor. Gıda ve Tarım Örgütü, 14,5 milyon Suriyelinin ciddi gıda güvencesizliği yaşadığını bildirdi.
Suriye, savaşın yol açtığı yıkımın su altyapısının yüzde 60’ından fazlasına zarar vermesi ve kış yağışlarının yıllık ortalamanın yüzde 60 altında kalması sonucunda büyük bir su kıtlığıyla karşı karşıya.
Nüfusun yüzde 90’ından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Birçoğu, yurt dışında yaşayan aile üyelerinin gönderdiği paralara bağımlı; gönderilen paraların 2025’te toplam 4 milyar dolara ulaştığı ve GSYİH’nin yüzde 15 ila 20’sine denk geldiği tahmin ediliyor. Ancak sığınmacılar, kaldıkları ülkeler tarafından geri dönmeye zorlandıkça bu kaynak da tehlikeye giriyor. Bir milyon sığınmacının ve 2,5 milyon ülke içinde yerinden edilmiş insanın geri dönüşü; konut, su, elektrik ve belediye hizmetleri üzerinde büyük bir baskı yarattı. Bu geri dönüş, terk edilmiş evlerine ve topraklarına başkaları el koyduğu için mülk çatışmalarına da yol açtı.
Büyüyen toplumsal direniş
Bu yıl işçiler, meslek sahipleri, öğrenciler, esnaf, çiftçiler ve yıkıma uğramış bölge sakinlerinin katıldığı büyük bir protesto ve grev dalgası yaşandı; yalnızca haziran ayının ilk yarısında 41 gösteri düzenlendi. Gösterilerde kötüleşen ekonomik koşullara karşı önlem alınması, işçi hakları ve mesleki haklar ile tutukluların serbest bırakılması ve kayıpların bulunması talep edildi. Humus ve Şam’da toprak hakları, lüks projelere yatırım uğruna sakinlerin yerinden edilmesi ve mülkiyet hakları nedeniyle de protestolar düzenlendi.
Mayıs ayında hükümetin çiftçilerden alacağı buğdayın fiyatını üretim maliyetinin hayli altında belirlemesinin ardından ülkenin doğusundaki buğday üretim bölgelerinde protestolar patlak verdi ve ardından ülke geneline yayıldı. Hürmüz Boğazı’nın ablukaya alınmasının petrol ve gübre fiyatlarını yükseltmesi durumu daha da ağırlaştırdı. Eş-Şara verilen fiyatı yükselten bir kararname çıkarmış olsa da belirlenen fiyat çiftçilerin talep ettiğinin yine altında kaldı.
Bu protestolar ve grevler, Suriyeli kitlelerinin Aralık 2024’te “özgürleşmediğini”, yalnızca bir baskıcı rejimden diğerine geçtiğini göstermektedir. 14 yıl süren emperyalist vekâlet savaşının yol açtığı toplumsal felaket, şimdi bu savaşın yeni faydalanıcılarının yönetimi altında, halk tarafından hissedilmektedir.
Suriye’deki gelişmeler Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’ni doğrulamaktadır: Ortadoğu gibi geç kapitalist gelişme bölgelerinde ulusal burjuvazi, emperyalizmle olan bağları ve işçi sınıfından duyduğu korku nedeniyle azınlıklar için biçimsel demokratik hakları bile tesis edemez ve anti-emperyalist bir politika izleyemez. Bu görevler, sosyalizm mücadelesi içinde işçi sınıfına düşmektedir.
İşçiler; Suriye’de, Türkiye’de ve bölge genelinde Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerini inşa etmelidir. Bu partiler, tüm milliyetlerden ve dinlerden-mezheplerden –Arap, Kürt, Türk, Fars, Sünni, Şii, Alevi, Hristiyan ve Yahudi– işçileri toplumun özel kâr temelinde değil sosyal ihtiyaç temelinde yeniden düzenlenmesi için sosyalist bir program etrafında birleştirmelidir. Bu mücadele, Ortadoğu Sosyalist Birleşik Devletleri’nin kurulması hedefiyle, tüm emperyalist güçlere ve onların vekillerine karşı verilmelidir.
