Perspektif

Erdoğan’ın CHP’ye yönelik önleyici darbesinin uluslararası önemi

CHP'nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel, parti genel merkezine yapılan polis baskınının ardından destekçileriyle birlikte yağmur altında TBMM'ye doğru yürüyor, 24 Mayıs 2026. [Photo: eczozgurozel / X]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan rejimi, tüm dünyanın gözleri önünde önleyici bir siyasi bir darbe yapıyor. Erdoğan, önce siyasi bir yargı kararıyla kamuoyu yoklamalarında önde giden ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçilmiş yönetimini görevden uzaklaştırdı; ardından çevik kuvvet polisine parti genel merkezine zorla el koyma emri verdi.

Türkiye’de yaşananlar salt ulusal bir olay değil; kapitalist sistemin derinleşen kriziyle, demokratik yönetim biçimlerinin uluslararası çöküşünün somut bir tezahürüdür. ABD Başkanı Donald Trump, Kasım 2020 seçimlerini kaybetmesinin ardından yasa dışı yoldan iktidarda kalmak amacıyla 6 Ocak 2021’de başarısız bir darbe girişiminde bulunmuştu. Erdoğan ise önümüzdeki seçimlerde muhtemel bir yenilgiyi engellemek için başlıca rakibini etkisiz hale getirmeye çalışıyor.

İşçiler ve gençler, temel demokratik hakları tehdit eden ve nihayetinde işçi sınıfını hedef alan bu önleyici darbeye karşı çıkmalıdır.

Türkiye işçi sınıfı, İsrail’in Gazze’deki soykırımına ve ABD’nin İran’a yönelik savaşına karşı patlayıcı bir ruh haliyle bu mücadeleye girmektedir. İran’a yönelik savaşın ilk günlerinde İzmir’deki Polyak madeninde çalışan işçiler jandarma barikatını yıkarak madene el koydu. Geçen ay ise Ankara’ya yürüyen Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi Türkiye siyasetine damgasını vurdu.

Anketlere göre Türkiye nüfusunun yüzde 90’dan fazlasının İran’a karşı sürdürülen savaşa ve ülkedeki ABD üslerine karşı çıkmasına rağmen Erdoğan, Trump yönetiminin Ortadoğu’daki saldırganlığının fiilen yanında yer alıyor ve Azerbaycan’dan İsrail’e petrol akışına olanak sağlamayı sürdürüyor. Ortadoğu genelinde halkın ezici çoğunluğu, egemen seçkinlerin ABD emperyalizmiyle ve İsrail Siyonizmiyle işbirliğine büyük öfke duyuyor.

Erdoğan ve müttefikleri, şiddetli bir hayat pahalılığı krizi altında ezilen Türkiye, Ortadoğu ve uluslararası işçi sınıfı içinde soykırıma ve emperyalist savaşa karşı bir hareketin gelişmesini engellemeye çalışıyorlar.

CHP’ye yönelik baskının derin bir tarihsel anlamı vardır. CHP, Cumhuriyet tarihi boyunca şiddetle bastırılmış bir Kürt siyasi hareketi ya da sol bir parti değildir. CHP, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün partisidir. Özgür Özel önderliğindeki yönetimi indirip yerine “majestelerinin muhalefeti” rolünü üstlenen Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden partinin başına getiren yargı darbesi, patlayıcı sınıfsal ve uluslararası gerilimler ortamında artık en ılımlı siyasi muhalefetin dahi hoş görülmeyeceğinin ilanıdır.

Özel’in, Trump’ın savaşlarına yönelik sınırlı eleştirileri ve Doruk Madencilik işçilerine kamuoyu önünde desteğini açıklaması gibi adımları, yalnızca Türk burjuvazisinin güçlü kesimleri için değil, Washington ve Avrupa başkentleri için de tahammül edilemezdi. Bunlar, Özel’in, CHP içindeki Kılıçdaroğlu hizbinin suç ortaklığıyla Erdoğan tarafından görevden uzaklaştırılmasına zemin hazırladı. Söz konusu başkentlerden, Özel’in Erdoğan tarafından görevden uzaklaştırılmasına karşı kayda değer hiçbir eleştiri gelmedi.

Hem Erdoğan hem de emperyalist güçlerin, zayıf ve etkisiz bir aday olan ve emperyalist savaşı destekleme konusundaki kararlılığıyla öne çıkan Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin yeni lideri olarak desteklemeleri için birçok nedenleri var. Erdoğan’a kaybettiği 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kılıçdaroğlu, Kürt milliyetçi hareketi (şimdiki DEM Parti) ve sahte sol grupların desteğiyle açıkça NATO yanlısı bir kampanya yürütmüştü.

Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun bu önleyici siyasi darbenin arkasında el ele vermesi, Türk burjuvazisinin çıkarlarını ve emperyalizmle uyumunu yansıtmaktadır. Washington ve Avrupalı emperyalist güçler, Erdoğan hükümetinin yönetimindeki Türkiye’yi daha geniş bölgedeki çıkarları açısından kritik bir müttefik olarak görmektedir. Erdoğan, Trump’ın Gazze için oluşturduğu “Barış Konseyi”ne katılmasının yanı sıra NATO’nun Rusya’ya karşı sürdürdüğü savaşta Britanya ve Fransa ile işbirliğini derinleştirmiştir. Bunun yanı sıra Avrupa Birliği adına mültecileri Türkiye’de tutmayı sürdürmektedir.

Erdoğan’ın hem Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasından hem de CHP’ye yönelik son yargı operasyonundan önce Trump ile telefon görüşmesi yapması tesadüf değildir. Erdoğan, kendi ülkelerindeki askeri harcamaları finanse etmek için işçi sınıfının yaşam koşullarına savaş açan ve demokratik hakları budayan Avrupalı müttefiklerinden göstermelik açıklamalardan fazlasını beklememektedir.

Özel’in hükümetin hukuk dışı operasyonuna verdiği yanıt, demokratik hakların CHP gibi bir burjuva partisinin önderliğinde savunulamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Emperyalist güçlere ve mali sermayeye göbekten bağlı bir partinin lideri olarak Özel, başlangıçtaki “direniş” retoriğine karşın hızla teslim oldu ve önleyici darbeyi kabullendi. Önce reddettikten sonra Kılıçdaroğlu ile görüştü, ardından tanımayacağını ilan ettiği mahkeme kararını kabul etti, terk etmeyeceğini söylediği genel merkezi kısa sürede terk etti ve yeni bir CHP kurultayı ve yeni seçim çağrısı yaptı.

Gerçekte Özel, NATO üyesi büyük emperyalist güçlerle arasının açık olmasına karşın anti-emperyalist bir figür değildir. Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından patlak veren kitlesel protestolar sırasında Özel, partisinin NATO ile güçlü bir ittifakı sürdürme kararlılığını dile getirmişti. CHP’nin Eylül 2025’te NATO’ya sunduğu “İran’ın Bölgesel ve Avrupa-Atlantik Güvenliğe Yönelik Tehdidi” başlıklı rapor, özünde ABD-İsrail propagandasını tekrarlıyor ve bölgedeki emperyalist saldırganlığı meşrulaştırmaya hizmet ediyordu.

Bunlar, CHP’nin burjuva karakterinin dayattığı sınırları göstermektedir. Özel de Kılıçdaroğlu ya da Erdoğan gibi her şeyden çok işçi sınıfının kapitalist sistemin ve burjuva egemenliğinin temellerini tehdit edecek bir hareketinin gelişmesinden korkmaktadır.

Türkiye ve Ortadoğu genelindeki egemen seçkinler, bir toplumsal barut fıçısının üzerinde oturmaktadır. Türkiye toplumsal eşitsizlikte Avrupa’da ilk sıralara yerleşirken işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki kutuplaşma görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Erdoğan hükümetinin mali oligarşiyi zenginleştirirken işçileri sefalete sürükleyen politikaları, sınıfsal gerilimleri ve toplumsal devrim tehdidini daha da yoğunlaştırmaktadır. Genişleyen küresel savaş koşullarında kapitalist oligarşinin ekonomik ve sosyal yaşam üzerindeki hakimiyeti, en sınırlı haliyle bile demokrasiyle bağdaşmaz hâle gelmiştir.

Erdoğan rejiminin CHP’ye yönelik operasyonu; DEM Parti, CHP ve sahte sol eğilimlerin öne sürdüğü, aynı hükümetin “barış ve demokratikleşme” yoluyla Kürt sorununu çözebileceği iddiasının büsbütün utanç verici bir sahtekârlık olduğunu gözler önüne sermektedir.

Lev Troçki’nin sürekli devrim teorisinde açıkladığı üzere, emperyalizm çağında geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde burjuvazinin hiçbir kesimi demokratik bir rejim kurma ya da emperyalizmden bağımsızlık sağlama kapasitesine sahip değildir. Emperyalist savaşı durduracak, Kürt halkının ve Türkiye ile bölgedeki tüm ezilen kitlelerin temel demokratik haklarını güvence altına alacak bir rejimi inşa etme görevi, işçi sınıfına düşmektedir. Bu, Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele demektir.

Türkiye’deki kriz, burjuva demokrasisinin küresel ölçekte çöküşüne mevcut kurumlar içerisinde herhangi bir çözüm olmadığının altını çizmektedir. Uluslararası işçi sınıfının devrimci seferberliği yoluyla işçi iktidarının ve sosyalizmin kurulmasından başka bir çıkış yolu bulunmamaktadır. Bunun için devrimci bir önderliğin inşası zorunludur. Bu önderlik, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve onun Sosyalist Eşitlik Partisi adlı ulusal şubeleridir.

Loading