Suriye’de Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Aralık 2024’te emperyalist destekli bir rejim değişikliği savaşıyla devrilmesinin ardından kurulan El Kaide kökenli Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) liderlindeki Şam rejimi, nüfusun yüzde 10’unu oluşturduğu tahmin edilen Alevilere yönelik baskıyı tırmandırıyor.
Türkiye’nin ve Körfez devletlerinin desteğine sahip olan HTŞ rejimi, aynı anda ABD himayesinde İsrail ile bir güvenlik anlaşması yolunda ilerliyor. Geçtiğimiz yıl Ankara’da ve daha sonra Beyaz Saray’da ağırlanan eski El Kaide lideri Ahmed eş-Şara’nın İslamcı rejimi, temel demokratik ve sosyal sorunları çözmekten tümüyle aciz ve iktidarını pekiştirmek için şiddetli bir baskıya başvuruyor.
Aynı anda çeşitli azınlıkların burjuva önderlikleri, özerklik talepleri ile yeni rejim içinde yer almaya çalışıyor. Güneyde yoğunlaşan Dürzi güçler önemli ölçüde İsrail desteğine; kuzey ve doğu bölgelerindeki Kürt güçler (Suriye Demokratik Güçleri, SDG) ABD’nin ülkedeki başlıca vekili olarak elde ettikleri askeri ve siyasi güce bel bağlıyorlar. HTŞ rejimi bir yandan SDG ile “entegrasyon” görüşmeleri yürütürken diğer yandan Halep’teki savaş ilanında görüldüğü üzere askeri yollarla kontrolü almaya çalışıyor.
Ülkenin batı sahil şeridinde ve büyük kentlerde yoğunlaşan Arap Alevi nüfus ise korumasız biçimde yeni rejimin çıplak şiddeti ile karşı karşıya bulunuyor. Esad rejimi döneminde devlete entegre olmalarının da verdiği güvence ile silahlı ve örgütlü bir güce sahip olmayan Aleviler cinayetler, bombalı saldırılar, keyfi gözaltılar ve zorla yerinden edilmelerle karşı karşıyalar.
Alevi nüfusun artan güvenlik endişelerinin ortasında, Suriye ve Diaspora Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazali Gazal tarafından çağrısı yapılan ve 28 Aralık 2025’te düzenlenen “barışçıl insan seli” eylemine kitlesel bir katılım vardı, Lazkiye, Tartus, Humus, Hama ve Gab Ovası gibi Alevi yoğunluklu bölgelerde düzenlenen protestolara binlerce kişi katıldı. Gösterilerde, “cinayetleri durdurun”, “adalet” ve “federalizm” talepleri dile getirildi.
Barışçıl başlayan eylemler, kısa süre içinde rejim yanlısı grupların ve güvenlik güçlerinin saldırılarıyla şiddetli çatışmalara dönüştü. Resmi rakamlara göre en az üç kişi yaşamını yitirdi; onlarca kişi yaralandı. Rejim güçleri, olayların ardından Lazkiye’de sokağa çıkma yasağı ilan etti ve askeri birlikleri şehir merkezlerine konuşlandırdı.
Protestoların doğrudan tetikleyicisi, 26 Aralık 2025’te Humus kentinin Alevi yoğunluklu Vadi el-Dhahab mahallesinde bulunan İmam Ali İbn Ebi Talib Camisi’ne yapılan bombalı saldırıydı.
Saldırı, Şubat 2025’te HTŞ’den kopan Saraya Ensar el-Sünne tarafından üstlenildi. Uluslararası basına yansıyan bilgilere göre cuma namazı sırasında meydana gelen saldırıda en az sekiz kişi hayatını kaybetti, 18 kişi yaralandı. 22 Haziran’da Şam’da bir Rum Ortodoks kilisesine saldırıp en az 25 kişiyi öldürmüş olan aynı terör örgütü, Suriye’de Sünniler dışındakileri ortadan kaldırılmasını ya da tehcir edilmesini savunuyor.
Esad rejiminin devrilmesinin ardından “eski rejimin toplumsal dayanağı” olarak damgalanan Aleviler rejim destekli sistematik saldırıların hedefi haline geldiler. Bu süreçte, yeni rejimin güvenlik aygıtı ile mezhepçi milislerin saldırıları iç içe geçti.
2025 yılı mart ayında Lazkiye, Tartus ve Hama vilayetlerinde Alevilere karşı geniş çaplı katliamlar yapıldı. Reuters tarafından yapılan kapsamlı bir araştırmaya göre, yalnızca birkaç gün içinde 40’tan fazla yerleşim yerinde yaklaşık 1.500 sivil Alevi öldürüldü. Cinayetlerin önemli bir kısmı, silahlı grupların köylere ve mahallelere girerek ev ev dolaşması, kimlik ve mezhep sorgulamasının ardından infazlar yapması şeklinde yaşandı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da bu saldırılardan muaf tutulmadı.
İnsan Hakları Gözlemevi tarafından yayımlanan raporlar, bu cinayetlerin rastlantısal değil, belirli bölgelerde planlı ve sistematik biçimde işlendiğini ortaya koydu. Tanık ifadelerine göre saldırganlar, “Alevi misin?” sorusunu yönelttikten sonra sivilleri öldürdüler; evler yağmalandı, araçlar ateşe verildi ve köyler boşaltıldı. Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler’e bağlı kurumlar, bu eylemleri açık biçimde “savaş suçu” olarak tanımladı.
Bu katliamlara Alevi nüfusu ekonomik ve toplumsal olarak felç etmeyi hedefleyen kapsamlı bir baskı süreci eşlik etti. Esad döneminde kamu sektöründe, orduda ve devlet işletmelerinde çalışan on binlerce Alevi emekçi, yeni rejim tarafından işten çıkarıldı. Savunma, içişleri ve eğitim gibi önemli bakanlıklardaki bu kitlesel tasfiyeler, herhangi bir hukuki süreç olmaksızın yapıldı.
Devlet istihdamından topluca çıkarılan Aleviler, aynı anda barınma güvencelerine yönelik saldırılarla karşılaştılar. Haberlere göre, Lazkiye, Humus ve Şam’da çok sayıda Alevi aile, silahlı gruplar tarafından evlerinden çıkarıldı; mülklerine el konuldu ya da evleri fiilen gasp edildi. On binlerce kişi Lübnan’a ve diğer komşu ülkelere sığınırken, sahil bölgelerinde kalanlar işsizlik, gıda güvencesizliği ve sürekli şiddet tehdidi altında yaşamaya mahkûm durumda.
Cinayetlerin ve toplu saldırıların ardından yapılan resmî açıklamalar, failleri ortaya çıkarmayı ve hesap sormayı değil, bizzat rejimin sorumluluğunu belirsiz “yasa dışı unsurlara” veya “kontrolden çıkmış gruplara” yıkmayı amaçlıyor.
Mart 2025’te sahil bölgelerinde yaşanan toplu katliamların ardından kurulan soruşturma komisyonları, yüzlerce tanık ifadesi ve uluslararası insan hakları örgütlerinin ayrıntılı belgelerine rağmen, güvenlik güçlerinin rolünü sistematik biçimde görmezden geldi; üst düzey siyasi ve askeri sorumlulara dokunmadı. Cezasızlık politikası, yalnızca geçmiş suçları örtbas etmekle kalmadı, yeni saldırılar için de açık bir teşvik işlevi gördü.
Suriye’de Alevilere yönelik rejim destekli zulmün sorumluluğu, 2011’den beri El Kaide bağlantılı milisleri destekleyip 2024’te iktidara getiren ABD-NATO emperyalizmine ve onun Türkiye dahil bölgesel müttefiklerine aittir. Ortadoğu’da tam egemenliğini kurmak ve İran, Rusya ve Çin’in etkisini tamamen ortadan kaldırmak isteyen ABD, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının ardından bölgede çok sayıda askeri müdahalede bulundu ve mezhepçiliği teşvik ederek iç savaşları kışkırttı.
Gazze’de Ekim 2023’te başlatılan soykırım, Lübnan’da Hizbullah’a açılan savaş, Suriye’de yapılan rejim değişikliği, Yemen’in bombalanması ve geçtiğimiz haziranda İran’a düzenlenen emperyalist-Siyonist saldırı, ABD’nin İsrail ile birlikte bir “yeni Ortadoğu” kurma yöneliminin ayaklarını oluşturmaktadır. HTŞ rejiminin Alevilere yönelik saldırısı ve güç paylaşımı mücadelesiyle SDG ile topyekûn savaşın eşiğine gelmesi, bu daha kapsamlı emperyalist savaşın Suriye içindeki uzantılarını oluşturmaktadır.
Suriye ve Ortadoğu genelinde sayısız milliyetten, dinden ve mezhepten emekçiler, bu emperyalist saldırganlığa ancak sınıfsal temelde uluslararası ölçekte birleşerek karşı koyabilirler. Demokratik haklar, can güvenliği, iş güvencesi, kalıcı refah ve toplumsal eşitlik ancak işçi sınıfının iktidarıyla; emperyalist-kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir. Bu, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin önderliğinde Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele demektir.
